
Sevginin ne olduğunu bana hiç kimse öğretmedi.
Bana öğretilen şey uyumdu. Sessiz kalmaktı. Yük olmamaktı. Evde sevgi gösterilmezdi; görevler vardı. Yapılması gerekenler, eksik bırakılmaması gerekenler… Sevilmek, bir şeyleri doğru yapmanın sonucu gibiydi.
Büyüdüğümde bunu sorgulamadım.
İlişkilerimde hep biraz daha fazla verdim. İş yerlerinde hep biraz daha uzun kaldım. Birinin yanında kalabilmek için kendimden eksiltmeyi doğal saydım. Erkeklerle kurduğum bağlarda da, iş arkadaşlıklarında da değişen bir şey olmadı. Görülmek yerine işe yarar olmayı seçtim.
Masabaşı çalışıyordum ama sınırlarım masayla bitmiyordu.
Ofisin aşçısı işten ayrıldığı gün mutfağa girdim. Kimse benden istemedi. Kimse “yap” demedi. Ama ben yaptım. Yemek pişirdim. Çünkü eksik olan her şeyin tamamlanması gerektiğine inanıyordum. Çünkü sevgi, benim için hâlâ boşluk doldurmak demekti.
Yarım kalan işler beni rahatsız ederdi.
Başkasının üstlenmediği sorumlulukları sessizce aldım. Akşamları ofiste kalan son ışık çoğu zaman benim masamdan gelirdi. Yorulduğumu hissediyordum ama gitmiyordum. Gitmek, vazgeçmek gibiydi. Vazgeçmekse sevilmemek.
İşten çıkarıldığımı söylediklerinde şaşırmadım.
Sadece masama baktım. Yarım kalmış dosyalar vardı. Bilgisayarı kapatmadan önce hepsini tamamladım. Masamı toplamadan önce yapılmamış işleri bitirdim. Kimse istememişti ama ben yine de yaptım. Çünkü alışmıştım: Sevilmediğim yerde bile faydalı kalmaya.
Kapıdan çıkarken anladım.
Hiç kimse bana gerçekten “kal” dememişti. Sadece “işe yarıyorsun” denmişti.
O gün bir şey öğrendim.
Sevgi, emeğin karşılığı değil. Kalmak, değerli olmak anlamına gelmiyor. Bir insan, eksildiği yerde güçlü olmaz; sadece kendini unutuyor.
Artık sevgiyi aramıyorum.
Çünkü öğrendim: İnsan önce kendini terk etmeyi bırakmalı.
Serenay Güler








